Yazılar
15 Ocak 2008 05:43 · atincturk
· Etiketler
oz damgası
2005 yılında yayınlamış olduğum yazıya bazı detay bilgiler ekledim. Naziler, 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa'yı kana gölüne çeviren bir kitlesel suç örgütüdür. Bu konuda herkes hemfikir. Ancak Naziler, nasıl oluştular?, hangi aşamalardan geçtiler?, neden sembol olarak gamalı haçı seçtiler? bu konu biraz bulanık. Bu yüzden bu konuya ışık tutabilecek bilgileri derledim.
Theosophical Society ( 1875 )
Helene Petrovna Blavatsky
Alman milliyetçiliği, Helene Petrovna Blavatsky ( Rus asilli bir medyum ),
Henry Steel Olcott, William Quan Judge ve arkadaşları tarafından 1875 yılında New
York'ta kurulan Theosophical Society adli Okült derneğinden büyük ölçüde
etkilenmişti.
Bu derneğin başlangıçtaki
amacı medyumluk olgusu üzerine çalışmaktı. Olcott ve Blavatsky'nin Hindistan'a
gitmesinden sonra derneğin çalışmaları Doğu dinlerine kaydı ve Derneğin
gündemine alındı.
Teozofi, "kutsal
hikmet" anlamına gelmektedir ve daha önce gizlemli ve Okült yazarlar tarafından
kullanılmış bir terimdir. Doğu mistisizmi ve okültizmi ile masonluk,
Gül-Haççılık, Kabala gibi Bati kaynaklı Okült gelenekleri birleştirmekti.
Mason, Gül-Haç ve Kabala bağlantısından da anlaşıldığı gibi Theosophical
Society, Tapınakçı geleneği koruyan, yani Yahudi mistisizmine siki sıkıya bağlı
bir örgüttü. Bu, derneğin ambleminden bile anlaşılıyordu;
Tarikatın kullandığı iki
sembol
Amblemin ortasında kocaman bir
Sifon yıldızı vardı, ayrıca taç ve kuyruğunu ısıran yılan gibi M. Tevrat
kaynaklı Yahudi sembolleri de amblemde yer alıyordu. Tüm bunların yanında, bir
de ilginç bir sembol daha vardı derneğin ambleminde; sonradan Nazi partisinin
sembolü haline gelecek olan gamalı haç! Theosophical Society'den Naziler'e
uzanan zincirin devamını incelediğimizde, daha da ilginç gerçeklerle
karsılaşıyoruz. Theosophical Society'den kısa bir süre sonra bir başka Alman
milliyetçisi Okült dernek daha kuruldu: Viril Derneği. Michael Howard'a göre,
Viril derneğinin amacı, "Theosophy derneğinin ve Kabala'nın mistik
sistemini, Illüminati locasının politik idealleri ile birleştirmekti."
Viril Derneği'nin amblemi ise tek başına gamalı haçtı.
Alman milliyetçileri tarafından ayni sıralarda kurulan bir diğer dernek ise
Armanenschafft adli gizli örgüttü.
Armanenschafft
Guido Von List
En ünlü Alman gizemci olan Guido Von List, 1848'de Viyana'da doğmuştu. Cermen
mistisizmi, Cermen Paganizmi, Runik yazılar konusunda bir uzmandı. Madame
Blavatsky'nin hararetli bir takipçisiydi ama daha sonra onun tezlerini Cermen
Paganizmi'nden yola çıkarak ürettiği kendi düşünceleriyle birleştirdi. Ortaya
çıkan inanç siteminine de Armanizm ismini verdi.
List'in inandığı bir diğer şey rünlerin (runik harfler)
büyülü gücü olduğuydu. Yıllarca süren süren araştırmaları sonrası bu düşünce
doğrultusunda bir rün alfabesi de hazırladı. 1908'de The Secrets of the Runes
(Rünlerin Sırrı) adlı kitabında 18 harflik rün alfabesini yayınladı.
Akademisyenlerin reddettiği bu çalışma, sonradan başta SS'in başı Himmler olmak
üzere Naziler tarafından kabul gördü. Naziler kullandıkları çoğu sembollerini
bu alfabeden seçtiler. (SS amblemindeki özel S'ler gibi) Bu harfler Nazi
Almanyası'nın pek çok yerinde görülmeye başladı. Tabi harflerin hepsine üstün
gelen yine Swastika'ydı.
Armanenschafft, Avusturyali bir
okült uzmani olan Guido von List tarafından kurulmuştu ve Aryan ırkının
üstünlüğü teorisini kendine ideoloji olarak benimsemişti. Von List, kurduğu
derneği masonik sistemi örnek alarak, Çırak-Kalfa-Üstat gibi derecelere ayırdı.
Armanenschafft'in antik okült geleneği temsil ettiğini söylüyordu. Von List'e
göre, Katolik Kilisesi bu geleneği baskı altına almış, ancak bu gelenek
Tapınakçılar, Gül-Haçlar, simyacılar ve masonlar tarafından canlı tutulmuştu.
Simdi de Armanenschafft bu Tapınakçı geleneği canlandırmaya çalışacaktı.
Guido von List, kendi örgütünün disinda, iki gizli örgüt ile de yakin bir ilişki
içindeydi. Bu iki örgüt de List'in pan-Cermenik, aşırı sağcı görüslerini
paylasiyorlardi. Örgütlerin adlari ise oldukça ilginçti; Ordo Templi Orientis
ve Ordo Novi Templi, yani "doğu Tapınak Tarikatı" ve "Yeni Tapınakçılar
Tarikatı"!... Adlarindan da anlaşıldığı gibi bu iki örgüt de açıkça
Tapınakçı geleneği izleyen örgütlerdi. Örgütleri ve kurucularini
incelediğimizde bunu daha açık bir biçimde görebiliyoruz.
Ordo Templi Orientis ( OTO ), ( 1895 )
Carl
Kellner Theodor Reuss Aleister Crowley
Karl Kellner ve Theodor Reuss adli ateşli iki Alman milliyetçisi tarafından
kurulmuştu. Kellner ve Reuss'un önemli bir ortak özellikleri ise her ikisinin
de yüksek dereceli birer mason olusuydu. Bu iki üstad mason, OTO'yu Memphis and
Mizrahim adli bir İngiliz locasının obediyansi altinda kurmuslardi. OTO'nun
kurulusunda önemli rol oynayan bir üçüncü isim ise çeşitli Gül-Haç localarina
üye olan Dr. Franz Hartmann'di. Theodor Reuss da Almanya'nin çeşitli
sehirlerinde Gül-Haç ve mason locaları kurmuştu. OTO'nun amaçları arasında,
"tüm masonik ritlere açılan anahtarların ve seksüel büyü"nün
ilerletilmesi vardı. Bu "seksüel büyü", büyük olasılıkla Tapınakçılar'ın
sapkın özelliklerinden biri olan homoseksüelliğin yeni bir varyasyonuydu.
OTO'nun mason kurucusu Theodor Reuss, 1912 yılında yazdığı bir kitapta, örgütün
ritleri arasında "karşılıklı oral seks"in de yer aldığını açıklamıştı.
OTO'nun İngiliz destekçilerinden Aleister Crowley'e göre ise bu "oral
seks" ritüelinin kökeni, Illüminati örgütünün kurucusu Adam Weishaupt'un
bir "buluşuydu ve ondan sonra da çeşitli Gül-Haç localarında uygulanır
olmuştu. Aleister Crowley, bir süre sonra OTO'nun İngiliz kolunun üstadı oldu
ve kendisine "Bafomet" adini takti. Bafomet, Ortaçağ'daki Tapınakçılar'ın
kendisine tapındıkları bir tür puttu. OTO ile ayni dönemde faaliyet gösteren
bir ikinci pan-Cermenik Tapınakçı örgütü ise az önce belirttiğimiz gibi Ordo
Novi Templi, yani "Yeni Tapınakçılar Tarikatı'ydı.
Ordo Novi Templi
( Yeni Tapınakçılar Tarikatı )
1907
Lanz von Liebenfels
Ordo Novi Templi, yani "Yeni Tapınakçılar Tarikatı'ydı.. Örgüt, kendini
bir Ortaçağ kontunun reenkarnasyonu sayan Lanz von Liebenfels adli bir okültist
tarafından kurulmuştu. Liebenfels, yeni-putperestlik düşüncesine şiddetle
inanıyordu. Sonradan Nazi partisinin sembolü haline gelecek olan gamalı haç
sembolünü, eski putperest kaynaklardan bulup kullanan ilk kişi oydu.
örgütün Tapınakçı geleneği koruduğunu açıkça söylüyordu. İngiliz yazar Nicholas
Goodrick-Clarke, The Occult Roots of Nazism (Nazizm'in Okült Kökenleri) adli kitabında,
bu örgütün "1300'lü yıllarda kafirlik suçundan dağıtılmış olan Tapınak Şövalyeleri
örgütünün mirasçısı" olduğunu yazar. Örgüt, 1907 yılında Burg
Werfenstein'deki bir Ortaçağ şatosunda bir "Aryan Şövalye Tarikatı" kimliğinde
kurulmuştu. Bu Aryan-Tapınakçı örgütün şatonun burçlarına asılmış olan bayrağı
ise gamalı haçtı.
Lanz'ın kurduğu Ordo Novi Templi adlı örgüt, kendini tamamen putperestliğin
yeniden doğuşuna adamıştı. Lanz, eski putperest Alman kavimlerinin
tanrılarından biri olan "Wotan"a taptığını açıkça ilan etmişti. Ona
göre Wotanizm, Alman halkının özgün diniydi ve Almanlar ancak bu dine dönmekle
kurtulabilirlerdi.
Naziler'in öncülerinden biri olan Ordo Novi Templi, tahmin edilebileceği gibi aşırı
sağcı bir ideolojiye sahipti ve dahası, Avrupa'daki çeşitli aşırı sağcı
gruplarla da ilişki içindeydi. İngiliz tarihçi Michael Howard, örgütün 1910'lu
ve 20'li yıllarda Avrupa ve Amerika'daki aşırı sağcı gruplar için "uluslararası
koordinatör" işlevi gördüğünü yazıyor. Bu gruplar içinde, Sırp
milliyetçileri en dikkat çekenlerden biriydi. Ordo Novi Templi, I. Dünya Savaşı'nın
patlak vermesine neden olan milliyetçi Sırp grupları ile çok yakin ilişkilere
sahipti.
19. yüzyılın başında, Almanya'da aşırı sağ eğilimlere sahip ve birbirleriyle de
yakin ilişkilere sahip olan üç Tapınakçı örgüt kurulmuş durumdaydı: Armanenschafft,
Ordo Templi Orientis ve Ordo Novi Templi. Her üçü de Tapınakçı geleneğe bağlı,
yani Kabala mistisizmine ve masonik ideolojiye sahip olan bu üç örgütün en
önemli icraatlarından birisi, Michael Howard'a göre, Germenorden (Alman Tarikatı)
adli örgütün kurulusuydu. I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde kurulan örgüt,
Aryan ırkının üstünlüğünü savunuyor, pan-Cermenik bir Alman İmparatorluğu'nun kurulmasını
ve Hıristiyanlık öncesi (pagan) antik Alman kültürünün yeniden uyandırılmasını
hedefliyordu. Örgütün amblemi gamalı haçtı ve tüm ritüellerini de mason
ritüellerinden almıştı. I. Dünya Savaşı sırasında ateşli Alman milliyetçilerini
organize eden Germenorden'in ortaya çıkardığı en önemli sonuç ise savaşın hemen
bitiminde kurulan ünlü Thule Derneği'ydi.
Thule Derneği ( 1918 )
Thule Derneği, ya da Almanca adıyla
Thule Gesselschaft, Baron Rudolf von Sebottendorff adli bir Alman milliyetçisi
tarafından Germenorden'in devamı niteliğinde 17.08.1918'de kuruldu.
Thule Örgütü'nün adını nereden aldığı konusunda çeşitli rivayetler vardır. Bir
rivayete göre Örgüt, adını " Thule Kornen"den almıştı. " Thule ", İzlanda
efsanelerindeki batık bir kıtanın adıdır.Başka bir rivayete göre Bir Tibet
efsanesine göre, üç-dört bin yıl önce, Orta Asya' da, Gobi' de çok büyük bir
uygarlık vardı. Bu uygarlık, bir felaket, belki de bir atom savaşı sonucu
yıkılır; Gobi bir çöle dönüşür. Bu felaketten canını kurtarabilenler, Kuzey
Avrupa'ya ve Kafkasya' ya göç ederler.
Sebottendorff'u bu denli önemli kılan icraatı ise kuskusuz kurduğu ünlü Thule derneğiydi.
Baron, 1910 yılında, İstanbul' da bulunduğu sıralarda, masonluk ve simya
prensiplerini anti-komünizm ve aşırı sağ felsefe ile birleştiren kendine bağlı
yeni bir örgüt kurmaya karar verdi. 1916 yılında Germenorden ile bağlantıya
geçti ve sonraki iki yıl içinde örgütün en etkin üyesi haline geldi. Sonuçta,
1918 yılında Germenorden'in adi Thule Gesselschaft' a dönüştürüldü ve
Sebottendorff da örgütün büyük üstadı oldu. Umberto Eco, Thule'nin kurulusunu
söyle anlatıyor:
" 1912'de Ari irkin üstünlüğünü öne süren Germenorden diye bir grup oluşuyor.
1918'de Baron von Sebottendorff diye biri buna bağlı bir grup kuruyor: Thule
Gesselschaft; gizli bir dernek. Tapınakçı geleneğe Bağlılığın çeşitlemelerinden
biri ama güçlü ırksal, pan-Cermenist, Yeni-Arilik eğilimleri var. "
Sebottendorff ilginç birisiydi. Doğuya geziler yapmış, Mısır ve İstanbul'da
uzun süre kalmıştı. Bu gezileri sırasında simya, astroloji ve Kabala üzerinde çalışmış,
Gül-Haç felsefesi üzerinde de uzun araştırmalar yapmıştı.
Bu gizemli örgütün kurucusu İslâm-doğu mistizminden, simyacılığından etkilenen;
Almanca, Osmanlıca, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, Rusça ve Latince
bilen Baron Rudolf von Sebottendorff ( asıl adı Adam Alfred Rudolf Glauer ), 1899-1901
yılları arasında Kahire'de bulunmuş, burada ve geldiği İstanbul'da İslâmiyet'teki
Rafızî akımları temsilcileri ile ilişkiler kurmuştu; Enver Paşa ailesi
ve İttihat ve Terakki ile yakın ilişkilerine dayanarak, 1911'de Osmanlı-Türk
vatandaşlığına geçmiş; hem düzensiz mason locası, hem de ünlü Germen asıllı
Hıristiyan " Gül ve Haç "(Christian Rosenkreutz)ları örgütü ve de Bektaşi
tarikatı üyesi olmuş; 1912 yılında Leipzig'de monarşist Alman
aristokratları etrafına toplayarak Thule örgütünü kurmuştu. 1901 yılında, Fransız
Grand Orient obediyansina bağlı olan bir mason locasına katildi.
Sebottendorff'un bağlı olduğu loca politik amaçları olan bir locaydı ve o
dönemde Halife Abdülhamit'e karşı devrim hazırlığı yapan İttihat ve Terakki
Derneği ile de çok yakin ilişkilere sahipti.
Baron 1919'da Thule'nin yönetiminden ayrılarak İsviçre'ye gitmiş; 1924'te
İstanbul'a dönmüş; Sebottendorff, " Bursa'da Abraham Termudi adli bir
Yahudi bankerin delaletiyle Memphis adıyla tanınan mason locasına üye yapılmıştı.
" Baron, o yıllarda bir de Türk Masonluğu ve Bektaşilik adli bir
kitap yazmıştı. 1929-31 yılları arasında ABD'de bulunmuştu; 1933'de Hitler'in
Şansölye olmasından sonra Almanya'ya dönmüştü.
1934 yılında " Uzun Bıçaklar Gecesi" nde SA'ların tasfiyesi sırasında
tutuklandığı ve öldürüldüğü iddia edilmişse de; Türk vatandaşı kimliği
taşıdığı için eski İttihatçı Türkiye Büyükelçisinin çabası ile serbest
bırakılmış o da sahte bir kimlikle önce İsviçre'ye sonra da İstanbul'a
gelmiştir. Bu sırada Türkiye'deki görevi sırasında Türkçe
öğrenmiş olan Kardinal Angelo Roncalli (daha sonra Papa 23. John " Türk Papa
" olarak taç giyecektir) İstanbul'dadır ve " Gül ve Haç " örgütüne insinye
edilmiştir. (Bu olay 6 Eylül 2000 Çarşamba tarihli milliyet gazetesinde de yer
almıştır.)
Yukarıda yazılanlardan da anlaşıldığı gibi "Tapınakçı geleneğe Bağlılığın çeşitlemelerinden
biri" ya da daha basit bir ifadeyle özgün bir mason locası olan Thule,
Nazi partisinin öncüsü ve hatta gerçek kurucusuydu. Örgüt kurulduktan sonra hızla
büyüdü. 1918 yılında yalnızca Münih kentinde 250, tüm Bavyera'da ise 1.500
üyeye sahipti. Üyeler arasında; yargıçlar, avukatlar, polis şefleri,
aristokratlar, doktorlar, üniversite hocaları, bilim adamları, subaylar,
sanayiciler ve is adamları vardı. Önde gelen üyelerden Bavyera Adalet Bakanı
Franz Gurtner, ayni makama Nazi rejimi sırasında da atandı. Thule üyelerinden
polis şefi Wilhelm Frick ise Nazi Almanyası'nda İçişleri Bakanlığı yapacaktı.
Thule'nin Nazi partisine dönüşümü bir dizi olayın sonucunda gerçekleşti. Örgüt,
kurulduğu günden itibaren komünistlerle sürekli çatışma halindeydi. 1919'daki
komünist ayaklanma sırasında Thule yeraltına çekildi ve aşırı sağcı karşı-devrimcileri
organize ederek silahlı bir terör gücü oluşturdu. Komünistlere karşı halk desteği
kazanmak içinse, Alman İşçi Partisi'ni kurdu. İşte bu sıralarda Adolf Hitler de
Thule'ye katildi. Hitler, savaş öncesi dönemde okültizmle yakından ilgilenmiş,
özellikle Armanenschafft'in kurucusu Guido von List'in teorilerinden çok
etkilenmişti. Bu nedenle, bir Tapınakçı örgütü olan Thule'ye kolayca adapte
oldu. Thule'nin siyasi uzantısı olan Alman İşçi Partisi'nin kendisine amblem
olarak gamalı haçı seçmesi ise Hitler'in etkisiyle olmuştu. 1920 yılında Alman İşçi
Partisi'nin adi Nasyonal Sosyalist Parti ( Nazi Partisi ) olarak değiştirildi.
Partinin lideri ise elbette Hitler'di. Hitler'in bu hızlı yükselişi, Thule'nin desteği
ile olmuştu.
Theosophical Society'den başlayarak; Viril, Armanenschafft, Ordo Templi
Orientis, Ordo Novi Templi, Germenorden ve Thule gibi Okült derneklerin
birbirlerinden aktararak taşıdıkları Tapınakçı-mason geleneği, Nazi partisinin
gerçek kökenini oluşturmuştu. Naziler, 1314 yılında kesin olarak
yasaklanmalarının ardından yeraltına giren ve Gül-Haç ve masonluk gibi
örgütlerle yeniden ortaya çıkan Tapınakçı geleneğin yeni bir varyasyonundan
başka bir şey değildiler. Bunu açıkça ifade etmekten de çekinmediler. Hitler,
Nazi parti sistemini mason localarının sistemine uygun bir biçimde düzenlemiş
ve bunu da açık açık söylemişti. 1934 yılında ise söyle demişti: "Biz bir
örgüt kuracağız, saf kan ilkesinin etrafında toplanmış Tapınak Şövalyeleri Biraderliği."
Bu "Tapınak Şövalyeleri Biraderliği'ni kurmakla görevlendirilen kişi ise
kısa zamanda III. Reich'in Hitler'den sonraki ikinci adami haline gelecek olan
Heinrich Himmler'di. Himmler, 1920'li yıllarda Hitler'in bodyguardları olarak
görev yapmış olan SS (Schutzstaffel) örgütünü Tapınakçı ve mason sistemine göre
düzenleme isini üstlendi. Himmler, SS'ler içinde özel bir araştırma grubu da
oluşturdu; bu grup, Tapınakçılar'ın ve diğer Okült derneklerin tarih içindeki
yerini araştırmakla görevliydi. SS'ler ayni zamanda Tapınakçılar'ın belirgin özelliği
olan anti-Hıristiyan ritüellere de sahiptiler. Himmler'in liderliğinde yapılan
SS törenlerinde Nasyonal-Sosyalist marslar söylenerek Hıristiyan haçı yakılır
ve yerine gamalı haç yerleştirilirdi.
11 Ocak 2008 14:36 · atincturk
· Etiketler
oz damgası
,
tahsin parlak
,
türk tarihi
OQ Türkleri, OQ damgasıyla temsil
edilirlerdi. Geçmişte kullanılan bu işaret günümüze kadar halı, kilim ve taşa
uygulanmış biçimde süregelmiştir. OQ
Türkleri zamanla Hıristiyanlığı benimseyince bu OQ damgalarını kullanmaya devam
etmişlerdir. Ön-Türklerin de kullandığı OQ damgası yönetim, savaşçı manalarına
da gelmektedir. Ok ucu, ok bayrağı demek olan OQ kelimesi, Latincede kroçe
(croce) şekline dönüşerek haç anlamında kullanılmıştır. Ayrıca OZ, damgasını
göç ettikleri yeni mekânlarına da taşımışlardır. OZ damgası, Gamalı Haç,
Svastika olarak da bilinmektedir. Bu damga Ön-Türkler'de OZ'laşarak tanrıya
erişmeyi temsil eder.
Orta asya medeniyet abidelerinin
üzerinde bulunan çok sayıda kaya resmi, işaret ve damga yüzyıllardan günümüze
ulaşmıştır. Bunlardan en gizemli ve ve en çok kullanılan işaretlerden biri de
"OZ" damgası/çarkı felektir.
Ahmet Yesevi ( 1093 - 1156 ) Türbesi, ana kapının sağ
tarafında değişik tasvir edilmiş bir svastika, ana kapının sol tarafında ise
bildiğimiz svastika bulunmaktadır.
Ön-Türklerde kullanılan "OZ" diye
okunan damganın nerede, ne zaman ortaya çıktığı tam olarak bilinmese de
çoğunlukla "svastika" olara isimlendirilmiştir. Svastika, Hintçe bir kelime
olup, "Si" yada "su" (iyi) ve "as" (olmak) eklerinden oluşmaktadır. Bu şekliyle
kelime, "mutluluk" ve "hayal" anlamına gelir.
Bir Hindu tapınağı Delhi, Hindistan
Bir Hindu dua ediyor.
Svastika ( Gamalı Haç ) Doğu
kültürlerinin vazgeçilmez bir unsuru.
Budha heykelinin göğsünün
üzerinde svastika simgesini görüyoruz.
Bu damga Ön-Türk göçleriyle
Hindistan'a gitmiş, Nazilerin Hint/Cerman ırkı teorilerinin amblemi olarak
ortaya çıkmıştır. Ön-Türklerde "OZ" laşarak Tanrıya
erişmeyi temsil eden bu damga, Nazilerde insanlık suçu timsali olarak
kullanılmıştır.

Nazi partisinin kurulmasına neden olan THULE
tarikatının kurucusu Alman milliyetçisi Baron Rudolf von Sebottendorff, Hint-Cermen
ırkı teorilerine dayanarak tarikatın amblemi olarak svastika kullanmışlardır.
"OZ Damgası" öbür dünyaya geçerek
orada şekil değiştirerek ( metamorfoz ) yeniden oluşum şeklindeki düşünceyi
kapsar. Mevlevi ve Bektaşilerde, insanların grup halinde eksenleri etrafında
dönerek "göğe" yükselme inancı yaygındır.
Saz şairleri de sazları ile
Canları "OZ" laştırır. Tanrıya eriştirirler. Bu nedenle saz şairlerine OZ/AN
denilmektedir.
"OZ" laşma kavramının, ateş
kültünden geldiği düşünülmektedir. Bu kavram, güneş kültüne ait kutsama
töreninde görülmektedir. Kutsama Töreni de, Tanrı Boğanın boynuzlarıyla güneşe
erişilen yeryüzünün iyilik ve bereketini, güneş vasıtasıyla ışık ve enerji
halinde yeryüzüne yılan şeklinde ulaşmasını temsil etmektedir.
M.Ö. 8 binlere ait kaya
resimlerinde gördüğümüz dünya görüşü, gelenek halinde günümüze gelmiştir. "OZ"
laşarak Tanrıya ulaşma fikri, Mevlanaları, Yunus Emreleri Anadolu'ya gönderen
Ahmet Yesevi' nin temel felsefesi idi. Ahmet Yesevi için yaptırılan külliyenin
temel süsleme motiflerini "OZ damga"sı oluşturmaktadır.
Tarihin bir çok devrinde bir çok
millet, bu damgayı kendisine göre yorumlamış, sahip çıkmıştır. En eski
örnekleri, Türkistan, Kara - tau, Ala - tau ve Jungar Ala - tau'larında
bulunmaktadır. Karatav Kültürü, Himalayalar' ın güney batısından, Hindistan'ın
kuzey batısındaki Aravallı dağlarına, ve eteklerindeki THAR çölüne kadar iner.
Karatav Kültürü'nün doğu sınırı Himalayaları ve Tibet'i batıdan çevirir. Çin'e
gitmez. Kuzeye Yükselir. Fergana vadisini geçer. Bu yüzden svastika, Hindistan
bölgesinde sıkça görülür.
Birçok bilim adamı bu işareti
güneşin sembollerinden biri olarak kabul ederler. Bu araştırmacılara göre
Svastika, insanoğlunun güneşle olan iptidai/büyüleyici ilişkisini veya güneş
kültünü sembolize eder. İşte bu sebepten ötürü Svastika işareti ile güneş
tarifinin birbirine benzemesi hiç de tesadüfî değildir.
Tek Tanrı inancı, büyük
çoğunlukla Ön-Türkçe yazıtların içeriğini oluşturur. Bu inanç ve Tanrıya erişme
gereksiniminden ateş kültü ve ateş
evleri doğmuştur. Bilhassa üzerinde durmak gerekir ki, Ateş kültü, Ateşe tapmak
değil, Ateşi tanrıya erişmek için kullanmak demektir. Ön-Türkler, Tanrıdan eş
olarak doğduklarına inanırlar, Toplanıp kendi aralarından birini Buğ ( bey-ced)
seçerler, bu kişi, halkına kul köle gibi hizmet etmekle yükümlüdür. Ölümünde
yeniden toplanan halk Buğ'a ki Buğ, eğer halkına iyi hizmet etmişse, Tanrının
kendine lütfettiklerinde başarılı ise, vücudunun ateşe verilmesi hakkını tanır.
Ateş evinde yapılan özel merasimle, Buğ' un vücudu yakılır, ruhu Tanrıya
vücudunun külleri ya da, yarı yanık kemikleri toprak kaplarda saklanır.
Ateş evleri ve toprak kaplar,
Ön-Türkler'in varlığını gösteren en büyük belgelerdir. Hint yada antik Grek
kökenli olduğu sanılmaktadır. Ateş kültü Ön-Türklere ait olmakla birlikte, asla
Ön-Türkler'in ateşe taptıkları anlamını taşımaz. Bu kültü, canın Tanrıya
uçurulması için kullanılan bir "araç" olarak geliştirmişlerdir.
Bu araç, ateş kavramı tarafından
sistemleşmiş olduğu için "Ateş kültü" adını almış olup, "OZ" damgası ile
anılır.
Ateşle ilgili bir diğer kült ise,
"Güneş Kültü"dür. Ateş kültü ile ilişkilidir. Ön-Türkler güneşte, Tanrının
kudretini, enerji, ışık kudretini görürler, güneşe tapmazlar, yani hayat veren
dört ana kürenin güneş enerjisi ile birlikte birbiriyle etkileşimi sonucunda
belirli bir nitelik kazanarak hayat bulduğuna kanaat getirmişler ve bu güneş
kültünü Çark-ı Felek ( Svastika ) damgasıyla temsil etmişlerdir.
Bu yazıyı oluştururken Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak'ın TUR' AN YOLUNDA ARAL'IN SIRLARI adlı kitabından yararlandım.
11 Ocak 2008 09:13 · atincturk
· Etiketler
kazım mirşan
,
turgay tüfekçioğlu
,
türk tarihi
Ön-Türk tarihçisi Kazım Mirşan' ın yaptığı çalışmalar ve ulaştığı bulgular, Turgay Tüfekçioğlu' nun anlatımıyla karşımızda.
Okullarda gördüğümüz tarihin bölük pörçük ve birbirlerinden ayrı parçalar olarak öğretildiğini düşünmüşümdür. Medeniyetler birbirinden kopuk gibidir. Bir anlam bütünlüğü yok gibidir. Zaten anlam bütünlüğü olsaydı daha çok şey akılda kalırdı. Özellikle Türkler ve diğer medeniyetler "ustaca" birbirinden ayrılmaktadır. Türkler, Medeniyet düşmanı olarak gösterilmektedir. Ne kadar acıdır ki, insanlarımızın çoğuna Türkleri sorduğunuzda basma kalıp ve yanlış cevaplar almaktasınız. Göçebe ve barbar millet.
Tarih olaylar silsilesidir. Bir olayın sonucu, başka bir olayın nedeni olmaktadır.
Buna ek olarak, teknoloji olarak ilerlemiş, "medeni" ve "uygar" batılıların tarihi medeniyetlerin sırlarını çözemeyişleri de ilginç gelmiştir bana. örneğin, Mısırlılar ve teknolojileri gibi...
Ancak izleyeceğiniz bu video ile Ön-Türk tarihçimiz sayın Kazım Mirşan'ın delilleri ile ortaya koyduğu gerçekler, avrupalıların okuyamadıkları yazıtlar okumaları, beni çok heyecanlandırdı.
Resmi tarih, temelinden sarsılıyor...
06 Ocak 2008 12:15 · atincturk
· Etiketler
türk tarihi
Okuyacağınız yazı H.B. PAKSOY' un Türk Tarihi ve uygarlık adlı makalesinden alıntıdır. Tarihçi Tacitus'un bahsettiği o dönemdeki Britanya ile günümüz Türkiyesi arasındaki benzerlikler dikkat çekici. Aynı zaman da oyunun kuralının binlerce sene evvel yazıldığını da gösteriyor.
Romalı tarihçi Tacitus, M. S. Birinci yüzyılda
yaşamıştı. Tacitus, görgü şahidi bulunduğu dönemde Roma imparatorluğu
egemenliği altında olan Britanyalılara karşı kullanılan Roma imparatorluğu
politikasını açıklayıcı şunları yazmıştı:
Britanyalılar,
bir zamanlar tek bir kral altında topluca yaşamakta idiler; şimdi ise, kendi
aralarında ve rakip reisler altında kendi aralarında vuruşmaktan bölünmüş
bulunuyorlar. Hakikaten, bizim ( Romalıların ) işimize en çok yarayan da,
kuvvetli ulusların kendi aralarında vuruşmaları ve bize karşı işbirliği
yapamamaları oluyordu. Britanya' nın belirli bölümleri Kral Cogidumnus'a
yönetmesi için verildi. Bu kral da sadakatle bize hizmete devam etti. Uzun süre
önce yerleşmiş Romalı geleneklerince, tabi bir kral eliyle bu kral'a bağlı
toplumları da esir ( ve tabi etmek ) etmek yolu sürdürüldü. Dağınık, geniş
alanlarda yasayan (ve dolayısı ile Romalılara karşı başkaldırmaya her zaman
yatkın) halk'ı hareketsizliğe alıştırmak, sakin bir düzende zevk ve sefahat
içinde toplu halde yasamaya yöneltmek amacı ile, Agricola bu toplumları
tapınaklar, toplanma yerleri ve binalar yapmaya özel olarak teşvik etti. Resmi
olarak da onlara onların bu gibi işleri tamamlamaları için yardımda bulundu. Bu
teşviklerine çabuk karşılık verenleri ve yerine getirenleri derhal açıkça övdü,
onurlandırdı. Ağırdan alanları sertçe eleştirdi ve kınadı. Bu yoldan,
devlet zoru ve eli ile değil, aralarına rekabet sokarak kişilerin toplumda
tanınmaları ( sivrilmeleri ) yolunu açtı.
Ek olarak, ileri
gelen Britanyalıların çocuklarının uygar sanatlarda ( civilized arts )
eğitilmelerini sağladı. Bunların doğal yeteneklerini Gaul'lulerinkilerden, ki
Gaul'lüler ne kadar iyi eğitilmiş olurlarsa olsunlar, daha ustun tuttu.
Sonucunda, Latince öğrenmekten uzak durmuş olanlar hemen çok iyi Latince öğrenmeye ve
kullanmaya başladılar. Roma giysileri de bu toplumlar içinde yayıldı. Toplum
yavaş yavaş bozulmaya yüz tuttu; toplantı salonlarına, Roma hamamlarına devam
ettiler, muhteşem partiler vermeye başladılar. Tecrübesizlikleri yüzünden,
Britanya' lılar bütün bu davranışlarını uygarlık saydılar. Aslında bütün bunlar
esaret ve bas eğmelerinin gereklerinden başka bir şey değildi.
Britanyalıların Roma politikasını görüşleri ise başka bir
açıdandı. Gene Tacitus, dil-avcılarından alındığı anlaşılan ve Romalılara karşı
olan Britanyalıların düşüncelerini de kitabına ekler:
Teslim olmakla, omuzlarımıza daha da ağır yükleri gönüllü
olarak almaktan başka hiç bir kazancımız olmuyor. Eskiden, her bir boy'umuzun
birer baş'ı var idi. Simdi ise iki kral birden ( biri Romalı vali, diğeri,
Romalıların tahta çıkardığı yerli kral ) üzerimize oturtuldu. Biri canımızı
çıkarıyor, diğeri de malımıza el koyuyor. Bu iki ağamız'ın birbirleri ile
çatışması halinde, kulları olan bizler ise çok kötü duruma düşüyoruz. Onların
çeteleri veya düzenli askerleri, bize karşı yaptıkları bütün hakaretlere şiddet
de karıştırıyorlar. Malımız ve namusumuz onların ihtirası önünde artık
emniyette değil.
Savaşta, yiğit olan ganimetten payına düşeni alır. Bugünkü
durumumuzda ise, korkaklar ve kaçaklar evlerimizi soyuyor, çocuklarımızı
kaçırıyor, erkeklerimizi emirleri altına alıyorlar. Bu serserilere baş eğmekle,
sanki biz onlara "yurdumuz uğruna ölmekten başka, bizim için herhangi bir
sebeple ölmek kolay" diyoruz. Hâlbuki bizim nüfusumuz çoğunluğuna karşı,
işgalciler yalnızca bir avuç adam. Almanlar bu gerçeği görüp, başlarındaki bu
zalimleri kovdular. Hem de onları düşmanın ana vatanından koruyan bizimki gibi
bir deniz kalkanı değil, yalnızca bir nehir idi. Bizim ise uğrunda savaşmamız
gerekli bir yurdumuz, karılarımız ve ana-babalarımız var. Romalıların uğruna
savaştıkları ise yalnızca keyifleri ve ihtirasları... Geldikleri gibi geri
giderler. Eğer biz de, atalarımızın yaptığı kahramanlığa eş olacak olursak,
bunlar da giderler. Tanrılaştırılmış Jul Sezar'ın geldiği yere gittiği gibi.
Savaşta vereceğimiz bir-iki kayıptan korkmamalıyız. Başarımız
atağımızı destekleyeceği gibi, acılarımız da dayanma gücümüzü
arttıracaktır. Tanrılar şu anda biz
Britanyalılara acıyıp, Roma generalini başka bir adada ve uzakta tutmakta. Biz
ise, en güç ise başladık. Karşı gelme ve ayaklanma hazırlığındayız. Ve böyle
bir durumda yakalanmakta, savaşa atılmaktan daha büyük tehlike vardır.
Makalenin tamamı için lütfen tıklayın.
05 Ocak 2008 19:19 · atincturk
· Etiketler
atatürk
Türk, nedir?, kimdir? diye sorulduğunda herkesin farklı cevapları vardır. Ancak, Türk Tarih Kurumun sitesinde Atatürk'ün "TÜRK" tanımını görünce ne kadar güzel tanımlama yapmış dedim kendi kendime... Aşağıda orjinal metnin bir örneği ve temize çekilmiş hali bulunmaktadır.
"Bu
memleket, dünyanın beklemediği, asla ümid etmediği bir müstesna
mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin
senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarları ile
sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O
çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela
korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı,
onların oğlu oldu; Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek,
yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır,
dünyayı aydınlatan güneştir. "
GAZİ MUSTAFA KEMAL
05 Ocak 2008 14:19 · atincturk
· Etiketler
muazzez ilmiye çığ
,
türk tarihi
Muazzez İlmiye Çığ Hanımın, aşağıdaki yazısını okuyunca gerçekten şaşkına döndüm. Bir o kadar da utandım. Tarihimizle ilgili bilmediğim ne kadar çok şey varmış. Bu bulgular, beni, tarihimizi araştırmama teşvik ediyor. Teşekkürler Muazzez İlmiye Çığ...
İnanabilir misiniz, yüzyıllardır Hıristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramının, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramı olduğuna? Nereden nereye, inanılacak gibi değil, değil mi? Ben de ne yazık ki, yeni öğrendim. Bu senenin galiba ilk başlarında idi Adnan Atabek imzalı bir e-mail aldım. Çok ilginç gelmişti, Hıristiyanların Noel bayramını tamamıyla Türklerden almış olduğunu gösteriyordu. Fakat üzerinde durmaya vaktim olmadı, hem de Noel zamanına doğru ele almayı düşünmüştüm. Bu arada Türk devletlerinden başka birilerine aynı konuyu bilip bilmediklerini sordum. Bana İran'ın Azerbaycan bölgesinden İsmail Bey'den yanıt geldi, verdiği yanıt birebir aynı olmasa da çok uyduğunu gördüm. Olay şöyle:
Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Bunun tepesi, gökyüzünde oturan Tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzanıyor, buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz. Ülgen, insanların koruyucusu, o sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı Nargudan, nar=güneş, tugan, dugan=doğan. Doğan güneş. Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi diye Ülgen' e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan. İnanca göre bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş. Yazılana göre akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş. Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden bu olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok. Doğum, güneşin yeniden doğuşu.
Meydan Larousse'da, İsa evrenin nuru olarak algılanıyor ve bu olayın Pagan halklardan alınıp İsa'ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternette yazılanlara göre, İmparator Konstantin (324-337) zamanında İznik'te toplanan konsülde, 22 Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan bu Pagan Bayramı'nı İsa'nın doğumu olarak 24 Aralık'a alınıyor ve Noel Bayramı deniliyor. Batı kilisesi ise, yani Katolikler 25 Aralık'ta kutluyorlarmış bunu. Çam süsleme ise ilk 1605'te Almanya'da görülüyor, oradan Fransa'ya geçiyor. Ne kadar ilginç değil mi? Batı, en büyük bayramını göçebe, ilkel olarak tanımladığı Türklerden yürütmüş. Yeni yapılmakta olan çalışmalarla Batı'ya Türklerden kim bilir daha nelerin geçtiği ortaya çıkacak? Belki de yazının ve dillerin anası Türkler olduğu kanıtlanacak.
Muazzez İlmiye Çığ 18.12.2007
05 Ocak 2008 13:42 · atincturk
· Etiketler
tahsin parlak
,
türk tarihi
Avrupalıların, Biz Türkleri, sürekli vahşi, barbar konar göçer bir millet olarak göstermeye çalışmaları hep içimi sızlatmıştır. Oysa tanıdığım Anadolu insanının saflığı, temizliği, doğa ve insanla barışıklığı, avrupalıların bu tezlerini kabul etmemi önlüyor. Bir yerlerde terslik var.
Napolyon'un bir sözü var:"Tarih, üzerinde anlaşmaya varılmış olaylar silsilesidir." diye. Ne demek "anlaşmaya varılmış olaylar silsilesi". Yani saptırılmış, çarpıtılmış olaylar. Günümüzde de sözde ermeni soykırımı ve diğerleri bize dayatılmaya çalışılmıyor mu?
A.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak'ın yazısı biz Türklerin, avrupalıların dayattığı şekilde bir millet olmadığımız düşüncemi destekliyor. Kendisine teşekkürlerimi sunarım.
Atatürk Üniversitesi (AÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak, Hristiyan inancının simgesi haç ile Nazilerin de kullandığı gamalı haçın Türk kültürünün birer ürünü olduğunu arkeolojik ve etnografik bulgularla ortaya koydu.
Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) tarafından 2007 yılı Türk Dünyası Hizmet dölüne layık görülen Parlak'ın, AÜ'nün 50. yılı
nedeniyle yayınlanan ve 5.5 yıllık bir çalışma sonucu hazırladığı "Tur- An Yolunda Aral'ın Sırları" adlı eserinde Türk kültür tarihi hakkında önemli bulgulara yer veriliyor.
Parlak, yaptığı açıklamada, tarihi İpek Yolu'nun bilinenden yüzyıllarca önce Tur-An Yolu olarak kullanıldığını belirterek, "Kıpçak Türkçesine göre hayvanların turlatıldığı yol anlamına gelen Tur-An Yolu ipeğin bulunmasıyla İpek Yolu'na daha sonra Baharat Yolu'na dönüşmüştür. Günümüzde ise bu yol Enerji Yolu olarak adlandırılıyor" dedi.
Kıpçak Türklerinin, tarih boyunca hakim oldukları Tur-An Yolu'nda hayvanlarını pazarladıklarını anlatan Parlak, Türkistan'ın Bayındır bölgesinden başlayan yolun İzmir'in Bayındır ilçesine kadar uzandığını buradan da deniz yoluyla İtalya'ya ulaştığını ifade ederek şunları söyledi:
"Üniversitemizin TİKA ile ortaklaşa yürüttüğü ve 1999 yılında başlattığı Aral Bölgesi El Halıcılığını Geliştirme Projesi kapsamında gittiğim Kazakistan'da Aral bölgesindeki halı ve kilim motiflerini araştırırken, bu motiflerin her birinin damga olduğunu fark ettim. Bu damgaların binlerce yıl öncesinden kayalara işlendiğini de görünce araştırmamı derinleştirdim. Bu araştırmalarım sonucu insanların son buzul döneminden sonra tekrar yeniden hayata başladığını ve evcilleştirdikleri hayvanları ile büyük tufanla dünyaya dağılan nesillerini ararken Tur-An Yolu'nu kurduklarını saptadım."
Araştırmalarında halı ve kilimlerde kullanılan Dış Oğuzların Ok damgası ile İç Oğuzların Oğ damgasını kullanıldığını ayrıca ikisinin karışımından olan Oğuz damgasının kullanıldığını tespit ettiğini kaydeden Parlak, şöyle devam etti:
"İç Oğuzların damgasını çadır evlerin kubbelerinde kullanılan motif olduğunu, Dış Oğuzlar'ın ise dünyanın 4 bir yanını turlanıp gittikleri için ok şekli damga kullandıklarını belirledim. Dış Oğuzlar'ın ayrıca Kıpçaklar olduğunu da belirledim. Kıpçaklar'ın tarih boyunca İpek Yolu'na hakim olduklarını ve gittikleri yerlere bu motifleri götürdüklerini kültürel ve etnografik bulgularla tespit ettim. Bu motiflerden özellikle Oğ damgası yani çarkı felek olarak adlandırılan damganın, Avrupa'da binlerce yıl sonra gamalı haç olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Dış Oğuz'un yani 3. asırda Hristiyan olan Kıpçakların kullandıkları damganın daha sonra Hristiyanların simgesi olan Haç olarak kullanılmaya başladığını etnografik ve arkeolojik bulgularla ortaya koyduk."
BEREKET TANRIÇASI
Avrupa'da bereket tanrıçası olarak kabul edilen pars ve kartal karışım hayvan figürünün yüzlerce yıl öncesinde Oğuzların kullandığı Simurg Kuşu olduğunu da iddia eden Parlak, bu kuş figürünün Hunlar'da da kullanıldığına dikkat çekerek, "İpek Yolu'nun her bölgesinde bu figür kullanılmıştır" dedi.
Roma İmparatorluğu'nu kuran tarihteki Tur ve Sakaların birleşimiyle ortaya çıkan Tursaklar veya Ertüskler olarak adlandırılan Türkler olduğunu da ileri süren Parlak, "Simurg kuşu Roma'nın kuruluşuyla birlikte Avrupa'da da görülmeye başlanmıştır. Bu motifi de Avrupa'ya taşıyan Türklerdir" dedi.
Orta Asya'da Turan Denizi ismiyle Tiran Denizi isminin benzerliklerine dikkat çeken Parlak, "Tur-An yani İpek Yolu üzerindeki tespit ettiğimiz etnografik malzemeleri yan yana koyduğumuzda bu yolun sırlarını yazdığım kitapta ortaya koymaya çalıştım" dedi.
MENZİL KİLİSELERİ
Orta Asya'dan başlayan Avrupa'ya uzanan hatta Amerika yerlilerine götüren yolun sırlarını kitabında ortaya koymaya çalıştığını ifade eden Parlak, Aral Gölü'nün kuruyan bölümlerinde ortaya çıkan Kelderi kümbetleri ve arkeolojik kalıntıların benzerlerinin Anadolu'da bulunmasının bir tesadüf olmadığını kaydederek, "Yaptığımız çalışmada Doğu ve Güney Doğu Anadolu'da bulanan kilislerin de Kıpçak Türklerinin menzil kiliseleri olduğunu ortaya çıkardık. Kıpçaklar 1570'li yıllarda mektupla Müslüman olduktan sonra menzil kiliseleri yerini menzil külliyelerine bırakıyor"dedi.
"BU BULGULAR BAZI ÇEVRELERİ RAHATSIZ EDECEKTİR"
Orta Asya'daki kaya resimleri Alpler'deki kaya resimlerin benzerliğinin nedeni Tur-An Yolu olduğuna işaret eden Parlak, özlerini şöyle sürdürdü:
"Oğuzların damgası Azerbaycan'da ortaya çıkarılan Tunç devrinden kalma kap kaçaklarda, Erzurum'un Oltu ilçesindeki koç heykellerinde de ortaya çıkıyor. Oğuzların Ok damgası Ahmet Yesevi Türbesi'nde, binlerce yıldır dokunan halı ve kilim motiflerinde görülürken Avrupa'da ise haç olarak karşımıza çıkıyor. Simurg Kuşu Erzurum'daki Hahulu Kilisesi'nde İshak Paşa Sarayı'nda görülürken Avrupa'da bereket tanrıçası olarak yine karşımıza çıkıyor. Bunlar tesadüf değildir. Bu bulgular bazı çevreleri rahatsız edecektir, ama gerçekler bilimsel olarak ortadadır. Hatta bu konuları üniversitemiz öğretim elemanlarından Doç. Dr. Cengiz Alyılmaz'ın çalışmalarında da teferruatlı olarak görmemiz mümkündür."
"BATI HEP ÇOBAN MİLLET OLARAK TANITTI"
Batı toplumlarının Türkleri çoban bir millet olarak tanıttığını, ancak bunun gerçekle ilgisi olmadığını kaydeden Parlak, Osmanlı'daki 3 hilalli bayrağın Türklerin 3 kültürün mensubu olduğunu gösterdiğini kaydederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Türkler 3 kültürün mensubudur. Birincisi (Ak Kır) yani göçebe ve yarı göçebe hayatı, ikincisi (Ak Yol) ise Turan Yolu'nu, sonuncusu (Ak Kurgan) ise şehir hayatını içine alıyor. Türkler ve Orta Asya kültür
ve medeniyetinin beşiğidir. Batı maalesef bu 3 kültürden sadece göçebe
olanı ön plana çıkarıyor. Oysa biz gemici bir milletiz. Selçuklu
Devleti'nin kurucusu Selçuk Bey bir salcı çocuğuydu. Turlar çok iyi
salcıydı. Osmanlı'yı kuran Kayı boyunun salcılık özelliği biliniyor.
Bunların ışığında Piri Reis'in dünya haritasını nasıl çizdiğini
anlayabiliriz. Orta Asya'daki kaya resimler derinlemesine araştırılıp
incelenirse Türk milletinin binlerce yıl önce Bering Boğazı'nı nasıl
aştığını daha rahat görebiliriz. Bu konuda yapılan çalışmaları
artırmalıyız. Türk kültürü, Avrupa'yı hatta tüm dünyayı etkilemiştir."
Parlak, yazdığı kitabın Azeri Türkçesine de çevrilerek yayımlandığını
kaydetti.